
Seray Şahinler – İş Sanat Kibele Sanat Galerisi yılın ilk sergisinde heykeltıraş Ayla Turan’ı retrospektifiyle ağırlıyor. Sanatçının 30 yıllık üretimini bir araya getiren seçki; mermer, bronz, tahta ve polyester gibi farklı malzemelerle şekillenen 56 eseri birbiriyle konuşturuyor. Turan’ın geçmişle bugünü aynı sahnede bir araya getirdiği sergi, hem kişisel bir yüzleşme hem de üretim serüvenine verilen güçlü bir ara durak niteliği taşıyor.
■ Bu sergiyi ‘eski albümleri karıştırmak’ hissiyle tanımlıyorsunuz. 30 yıllık üretiminize bugün dönüp baktığınızda sizi en çok şaşırtan ya da yeniden karşılaşınca duygulandıran ne oldu?
Gerçekten de eski albümlere bakmak gibi, farklı dönemlerde yarattığım heykeller. O heykellere bakarken o dönemleri yeniden hatırlıyorum. Bazı işleri yaparken ne kadar sezgisel ilerlediğimi fark ettim. Hatta bazılarının bugün daha net bir anlam kazandığını gördüm. Gençlik dönemlerimde de cesaretle kendimi açıkça ifade etme biçimim bugünkü sağlam duruşumun da temeli.
■ Mermerden bronza, polyestere uzanan çok farklı malzemelerle çalışıyorsunuz. Malzeme, sizin için fikrin tamamlandığı bir unsur mu, yoksa fikrin doğal bir sonucu mu?
Benim için çoğunlukla fikrin doğal bir sonucu. Bir düşünce zihnimde oluştuğunda hangi malzemenin o duyguyu taşıyabileceğini biliyorum. Mermer zamansızlığı ve direnciyle daha içsel ve ağır bir anlatım kuruyor; polyester daha hafif, daha hızlı ve çağdaş bir dile imkân tanıyor. Bronz da kalıcı ve enerjisiyle başka bir katman ekliyor. Malzeme, fikri tamamlayan değil; onunla birlikte düşünülmesi gereken bir katman. Bu kadar malzeme çeşitliliği beni özgürleştiriyor.
■ İşlerinizde mizah ve hareket duygusunun getirdiği özel ve özgün bir his var izleyicide. Fiziksel olarak stabil olan bir heykelde devinim hissini yaratmak sizin için ne ifade ediyor?
Heykel durağan olabilir ama duygu durağan değil. Ben hareketi jestte arıyorum; figürün omzundaki küçük bir eğim, ayaktaki denge, bakışın yönü… Bütün bunlar izleyicinin zihninde devam eden bir hareket yaratıyor. Mizah da burada devreye giriyor aslında; çünkü mizah hayatın akışını, anlık kırılmalarını içinde taşır. ‘An’ı yakalamak o hareketin devamlılığı sırasında bir kesiti dondurup üç boyuta çevirmek bu. Devinim hissi benim için yaşam belirtisi gibi. Heykel nefes almalı, izleyici onun etrafında dolaştıkça o hareket tamamlanmalı.

‘Çocukluk hem kişisel hem kolektif hafızanın en çıplak hâli’
■ Heykellerinizde ‘çocuk’ imgesi ve teması öne çıkıyor. Çocukluğu sosyoloji ve psikoloji gibi alanlardan okumak form arayışınızı nasıl etkiledi? Bu imgeyi işleme ve şekillendirme fikrinin geçmişi nereye dayanıyor?
Çocuk figürü başlangıçta daha sezgisel bir tercihti; zamanla bilinçli bir araştırma alanına dönüştü. Çocukluğu sosyoloji ve psikoloji üzerinden okumak, figürü sadece masumiyetle değil; kırılganlık, hafıza, travma ve umut gibi katmanlarla düşünmemi sağladı. Bu da formu daha sade ama daha duygu yoğun bir hâle getirdi. Bu imgenin geçmişi aslında kendi belleğime dayanıyor. Çocukluk hem kişisel hem kolektif hafızanın en çıplak hâli. O yüzden çocuk figürü benim için bir temsil değil; bir anlatım dili.

■ Retrospektifler çoğu zaman bir durma ve değerlendirme ânıdır. Bu sergi ise sizin için ‘koşmaya devam etmenin başlangıcı’. Nasıl hissediyorsunuz retrospektifi izleyince?
Ben bu sergiyi bir son değil, bir eşik gibi görüyorum. 30 yılın yan yana durduğunu görmek insana bir bütünlük duygusu veriyor ama aynı zamanda büyük bir merak da uyandırıyor: “Peki şimdi nereye?” Retrospektifi gezerken durduğumu değil, ivme kazandığımı hissettim. Sanki geriye bakmak, ileriye doğru daha cesur adım atabilmek için gerekliymiş. İçimde hâlâ üretme arzusu, hatta belki her zamankinden daha güçlü bir heyecan var. Bu yüzden benim için bu sergi, koşmaya devam etmenin başlangıcı.