Bencil, sanatçı ve baba

Müjde Işıl – Sanat gerçekten de bizi iyileştirir mi, yaralarımızı onarır mı? Ve iyi sanatçının özel hayatında kötü birey olması şaşırtıcı mı? Joachim Trier, kadim kalemi Eskil Vogt ve yıldızı parlayan oyuncu Renate Reinsve’i “The Worst Person in the World”den sonra yeniden bir araya getiren “Sentimental Value/Manevi Değer”, bu sorular etrafında dönen etkileyici bir aile draması.

Filmin aslında üç farklı başlangıç sahnesi var. İlkinde Borg ailesinin yaşadığı evin bir karakter gibi konumladığını görüyoruz. Evin dış görünümü, içindeki yankılar, eşyaların konumu gibi pek çok detay Borg ailesinin geçmişi ve bugünkü ilişkilerini simgeliyor. Diğer önemli sahne ise Nora ile tanıştığımız bölüm. Tiyatro oyuncusu olan Nora, oyuna çıkmadan önce ciddi bir sahne korkusu yaşıyor. Henrik Ibsen’in Nora’sına hem benziyor hem de benzemiyor filmdeki Nora. Ibsen’in Nora’sı gibi el bebek gül bebek muamelesi görmemiş, tam tersine ciddi bir baba travmasıyla boğuşmuş ama tıpkı Ibsen’in Nora’sı gibi birey olarak ayakta durmak için direnmiş. Filmin üçüncü önemli sahnesi ise ünlü bir yönetmen olan baba Gustav Borg’un diğer kızı Agnes’i küçükken oynattığı filmde kızın yüzüne yapılan yakın çekim. Bu üç sahne hikâyenin tüm kırılganlığını kusursuz şekilde yansıyor. “Manevi Değer” özünde baba ve kızlarının hikâyesi. Bu hikâyeyi özel yapan ise üçünü de birbirine bağlayan tutkalın sanat olması. Gustav kızları küçükken ailesini terk edip gitmiş. Agnes’i filminde oynatması dışında onunla özel bir bağı yok. Büyük kızı Nora ise bu terk edilmişliği ve babası tarafından tercih dışı bırakılmasını sanatçı olarak telafi etmeye çalışmış. Hem de babasının hiç yakın olmadığı tiyatroyu seçerek. Agnes küçük kardeş olarak kendine akademik bir kariyer seçip aile kurarken baba yokluğunun tüm travmasını üstlenen Nora o açığı hiç kapatamamış. Babası hiçbir şey olmamış gibi geri döndüğünde zaten kırılgan olan dengesini iyice kaybetmesi bu yüzden. Üstelik babasının bir sinemacı olarak yeni filminde ona rol teklif etmesi ama tüm bencilliğiyle yedek plan da yapması, iyi sanatçı-kötü birey karşılaştırmasının menfaatçi bir örneği.

Kız kardeşlerin hissedebileceği sızı

Filmde kız kardeşlerin ilişkisi de kız kardeşi olanların hissedebileceği özel bir sızıya sahip. Nora küçükken babasının yokluğunda Agnes’e sahip çıkarken büyüdüklerinde Agnes, Nora’ya göz kulak oluyor. Baba için ise değişen bir şey yok. Sadece filmini çekmeye odaklı. Joachim Trier ve Eskil Vogt konu ve karakterleriyle ana akım sinemaya çok yakın ilerledikleri filmlerinde Bergman’a, Çehov ve Ibsen’e selam göndermeyi de ihmal etmiyorlar.

Agnes rolünde Inga Ibsdotter Lilleaas, Nora rolünde Renate Reinsve babasızlığın farklı yansımalarını başarıyla anlatıyorlar seyirciye. Hollywood yıldızı Rachel Kemp’i canlandıran Elle Fanning de kısa rolünde, kendini bulduğu ortamdaki uyumsuzluğu yansıtmakta çok iyi. Filmin kibirli, egoist kilit karakterini canlandıran Stellan Skarsgard her zamanki gibi muhteşem. Filmin, geçmişin telafisi olmamasına rağmen bugün sanat yoluyla eksik bağların kurulabileceğine dair umutlu yaklaşımı ise tüm iyi sanatçılar-kötü bireyler için geçerli olsun diyelim.

Author: Admin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir